Perşembe, Aralık 29, 2011

No creativity, no ambition, no hope, no desire, no sleep, no nothing...
Help me see the light at the end of the tunnel people?
Good night

Note to self: Remind me to write about the weird dream you had with Mila Kunis being your neighbour and how she tried to get you out of the earthquake at the cinema

Pazar, Aralık 25, 2011

 30 Things About My Invisible Illness You May Not Know


Uzun zamandir saglik problemleriyle ugrasiyorum ama ilk defa bunun hayatimi ne kadar derinden etkiledigini ve kafamda yarattigim, istedigim hayattan vazgecmem gerektigini, bunun yerine herseyin iyi hissetmek, daha kotu olmamak, tehlikeli noktaya gelmemek ve onarilamayacak hasarlar vermemeye odaklanip, bunun etrafinda yasamam gerektigini anliyorum. Kisacasi, hayatta kalmak. Butun isim bu.


12-19 Eylul gorunmez hastaliklar haftasiymis. Ben yeni duyuyorum. Bu aralar iyice kotulesen durumumu internette arastiriken fark ettim bunu. 30 soruluk bir anket var, ben de dolduruyorum. Maalesef Turkce'ye cevirecek kafada degilim, cevirmek isteyen varsa memnuniyetle, ama benim halim yok.


1. The illness I live with is: Hashimoto's, Sjogren's, Gastritis, Esophagitis and possibility of Lupus.
2. I was diagnosed with it in the year: Hashimoto's: March 2003, Gastritis & Esophagitis: June 2007 Sjogren's: Christmas Eve 2010 (After many tests and wrong diagnostics)
3. But I had symptoms since: I'm gonna guess 1999 but might be earlier.
4. The biggest adjustment I’ve had to make is: everything
5. Most people assume: it's all in my head
6. The hardest part about mornings are: pain
7. My favorite medical TV show is: does "House" count?
8. A gadget I couldn’t live without is: a heater?
9. The hardest part about nights are: sweats - I sleep with a few towels and several shirts around the bed to change throughout the night
10. Each day I take __ pills & vitamins: 7
11. Regarding alternative treatments I: am absolutely a believer!
12. If I had to choose between an invisible illness or visible I would choose: invisible
13. Regarding working and career: a sweet past-time memory
14. People would be surprised to know: how much physical pain I can tolerate through each day
15. The hardest thing to accept about my new reality has been: myself
16. Something I never thought I could do with my illness that I did was: travelling so much
17. The commercials about my illness: none that I know of
18. Something I really miss doing since I was diagnosed is: making plans
19. It was really hard to have to give up: many foods i love
20. A new hobby I have taken up since my diagnosis is: alternative medicine & herbs
21. If I could have one day of feeling normal again I would: be so very happy I wouldn't know what to do
22. My illness has taught me: not to insist to others when they say no
23. Want to know a secret? One thing people say that gets under my skin is: hearing the words "feel better soon"
24. But I love it when people: don't give up on me
25. My favorite motto, scripture, quote that gets me through tough times is: 'all things must pass' George Harrison
26. When someone is diagnosed I’d like to tell them: it's gonna suck but i know exactly how you feel
27. Something that has surprised me about living with an illness is: how much it reveals about the people in your life through their reactions and attitudes
28. The nicest thing someone did for me when I wasn’t feeling well was: not letting me go
29. I’m involved with Invisible Illness Week because: I wish I could make it easier for newly diagnosed ones than it has been for me
30. The fact that you read this list makes me feel: vulnerable


Saglikla...

Pazartesi, Şubat 21, 2011

Yarin:

Kudüs'te is gorusmesi...

Hadi bakalim.

Salı, Ocak 25, 2011

Aska Gelmek!

Tel Aviv'e gidip geldikce buraya nicin tasindigimi bir guzel hatirliyorum. Bazen Tanri'nin unuttugunu dusundugum Petach Tikva'dan beni Azrieli Merkezi'ne getiren otobuste gelen telefondan sonra bilgisayar yoklugundan baska bir gune ertelenen is gorusmem, geri donmem icin yeterli sebep teskil etmiyor. Yanimda gulle gibi cantam olmasina ragmen ben yine sokuluyorum Tel Aviv'in koynuna; Azrieli Merkezi'nden kisa bir otobus yolculugu sonrasi kendimi Karmel Pazari'na atiyorum.  Esas niyetlendigim duragi kacirinca;  camili, sinagoglu, kiliseli, arnavut kaldirimli daracik sokaklarda saatlerce kaybolmak icin baska bir gun ayiracagim Yafo'daki otobus istasyonunda iniyorum. Her tarafinda ayri bir surpriz bulunan, disi yikik dokuk ici saray gibi ama eskiligi korunmus evlerin, corbacilarin, manavlarin, kahvelerin arasindan gecerken kendimi Cihangir'de hissediyorum. Tanrim ben Petach Tikva'da ne yapiyorum??? Nisan'a kadar kafayi yemez miyim ben yahu? Bekleyelim gorelim demeye korkuyorum. 

Herneyse, Karmel Pazarinin once meyveydi, sebzeydi, sabundu, yani daha gerekli oldugu icin aldigimiz urunlerinin sergilendigi kismini geciyorum. Sonra da sira daha artistik olaylarin dondugu, gerekli oldugu icin degil de, sahip olmazsak olecegimizi hissettigimiz incik, boncuk, el isi falan filanin sergilendigi tarafina geliyorum. Hakkini vermeli, bazilari cok yaratici. Burayi cabuk cabuk gecmem lazim, parami carcur edecegim baska seyler var bugun. Sonunda pazarin Alenbi sokagi tarafina vardigimda, cok guzel bir muzik, insanlar toplanmislar, ortada yasli, genc dans edenler. Inka, Maya veya Azteklerle yakindan akraba oldugu belli biri bir yandan gitar diger yandan panflut calarak costurmus herkesi. Nasil gelmis buralara? Butun dunyayi dolasiyorsa ben sigar miyim acaba cantasina? Parca bitene kadar izliyorum ve tekrar tekrar, hic usanmadan Tel Aviv'i; bu hayatin her kesiminden her turlu inancli ve her turlu inancsiz insanlarinin barindigi; sinirlarin, engellerin degil de sirf bu sehrin oldugu ve herkesin bu ortakliga uyarak yargisizca yasadigi Tel Aviv'i yeniden cok seviyorum. Kendisini cevreleyen butun cirkin politikalarin, yalanlarin, haksizliklarin, beyin yikamanin ortasinda oyle kendi, oyle aykiri, oyle inatci ki...

Ben boyle baska gezegenlere gitmisken aklimda, karsima o hare krisnalardan cikiyor. Bunlar da sanirim McDonalds gibi dunyanin neresine gidersek gidelim bize bir tanidiklik sunuyor artik. Kendini tanitiyor, Almanmis, nereli oldugumu soruyor, falan filan. Bir kitap alip 10 Shekel bagista bulunuyorum, 5-6 Lira gibi birsey. Hicbir zaman bu Hare Krishna filozofisine kaptirmamis olsam da, orda burda dagittiklari kitaplari okumak bana hep guzel duygular vermistir. Alenbi'yi gecip Shenkin'in keyfini cikarmadan da bizim Fenerbahcelilerin borekci dukkanina merhaba diyorum. Onlarin hikayesi de baska bir gune.

Shenkin'e hep gelmeme ragmen her seferinde etrafima bakmaktan ayagim takilip dusme korkusundayimdir. Birbirinde ucuk butikler, gunun her saatinde her daim dolu kafeler, her biri baska bir konseri, sergiyi mujdeleyen posterler ve de insanlar! Shenkin'in rengarenk, cesit cesit insanlari ve onlarin farkli farkli dilleri. Sokagin sonuna vardigimda artik mudavimi oldugum Kafe Sih'e kuruluyorum. Sokaga bakan sandalyelerden birine kurulup, cay ve hashhashli kek soyleyip simdi bu okudugunuz cumleleri yazmaya koyuluyorum. Yanimda surekli ilgi isteyen bir tekir kedi. Seviyorum onu, hem de cok seviyorum ama ne zaman birakip da yazima baksam yuksek tinindan bir miyavla uyariyor beni; "benimle ilgilen" diye. Yemyesil gozlerini dikmis bana bakiyor ben nasil ilgilenmem simdi bununla? Sonra yan masaya kocaman kopekli biri gelip oturuyor da bizimkini bir daha gormuyorum. 

Iste boyle. Nir deliler gibi calisirken ben de is bulunca firsat olmayacagi bilinciyle, sanki kaciriyorlarmis gibi tadini cikariyorum bu sehrin. 

Sevgiler... 

Yan not: Yemin ederim su anda tam onumden sari sacli, kocaman turuncu gozluklu, morlar icinde bir Aysel Gurel gecti. Yakismis da buralara, ne yalan soylemeli. Hem de cok yakismis.

  

Perşembe, Ocak 20, 2011

Tikva Rusca'da Bal Kabagi...

Yazmistim ya daha once Nir'in kuzeninde kaliyoruz diye, iste burasi Petah Tikva. Tel Aviv'e otobusle 20 dakika uzaklikta, benim henuz daha tam olarak anlayamadigim, sadece izlemekle yetindigim bir sehir. Burasi kucuk bir ulke, bizim mahalle olculerimizde sehirler var. Buna alismak yillarimi aldi. Tel Aviv'i cevreleyen Ramat Gan, Givataym, Rehovot gibi sehirleri hep mahalle zannettim. Dusunsenize, caddede karsidan karsiya gecip baska bir sehire varmis oluyorsunuz. Ramat Gan'daki Hayarkon Parki'nda yuruyerek Tel Aviv sahiline varabiliyorsunuz. Buranin standartlarinda Konutkent Ankara'dan bayagi uzak bambaska bir sehir olurdu.

Simdi bir de Petah Tikva var. Guzel bir sehir degil burasi. Yani, neyle kasrsilastirabilirim bilmiyorum ama estetigi fazla olmayan bir yer. Manava, eczaneye veya kendimi sadece baska bir gezegende hissetmek icin ugradigim Cafe Hillel taraflarinda kendimi Ankara'da, Sakarya'da gibi hissediyorum. Kir, toz, cok fazla toz, her yerde herhangi bir komunist ulkeyi hatirlatan binalar, herhangi bir Arap ulkesini hatirlatan palmiyeler, insanlarin telefonda bagirislari, birbirlerine bagirmalari, sokagin bir ucundan digerine bagirarak hal hatir sormalari, hangi urunun ne kadar oldugunu sanki yarin dunyanin sonu geliyormus edasiyla haykiran saticilar, kamyonlar, sinagoglar, her yerde sinagoglar, Araplar, basi bagli Musluman kadinlar, basi bagli Musevi kadinlar, sakaklarindan luleler, pantolon kenarlarindan beyaz ipler sarkan Musevi adamlar, Ruslar ve Rusca, rengarenk giysileri ve kocaman gulusleriyle Etiyopya'lilar, manavda bana surekli yardim eden cocuk gibi soykirimdan kacmak icin Sinay colunu asip gelen Sudan'lilar, yuzlerinden gulumseme eksik olmayan Tayland'lilar ve henuz burda oluslarina sebep bulamadigim Hintliler.

Bir de eskiciler!

Evet, burasi Petah Tikva. "Umudun Esigi" gibi birsey tam tercumesi Ibranice'den. Rusca'da Tikva balkabagi demekmis. Boyle bir yer burasi.  Nir'in kuzeni Nisan ortasinda cok kiskandigim Afrika gezisinden donene kadar burasi evim, ben de bu sehrin bir parcasiyim bu arada.

Oralara sevgiler...

Çarşamba, Ocak 12, 2011

I am de Hepi de Börtdey!

Biliyorsunuz son zamanlarda - cok uzun bir zaman olmasa da- evde bir yandan is arayip kalan bolca zamanda da facebook'taki luzumsuz oyunlari oynuyorum kafayi yememek icin. Bugun utanmazca ogleden sonra 4'te uyandim. (Bunda sabah 7'de yatmis olmamin katkisi bol tabi) Arada bol bol uyanmama ragmen, saate bakip "kalkip da ne yapicam" dusuncesiyle geri uyudugum cok oldu.

Artik 30 oldum. Annem hala 29 oldugumda israr etse de 30 oldum. O'na parmak hesabi bile yaptim, inandiramadim. Halimden memnunum. 30 yasina girmeyi dunyanin sonu gibi yasayan insanlari belki anlarim diye bekledim, ama dogumgunum ertesi bile hala anlamis degilim. Acikcasi, bir suredir bunu bekliyordum, saskinlikla karsilamadim yani, "30 olduguma inanamiyorum, ne zaman oldu bu?" diyemem. Geriye baktigimda o kadar cok sey olmus, o kadar tasinmisiz, okullar bitirmisiz, isler degistirmisiz ki, butun bunlar 1 gunde olmuyor tabi. Bir de sanki simdi buyudum ya, daha bir ciddiye alinacagim, daha bir guvenle gidecegim is gorusmelerine falan. Bugun 30'u gecmis arkadaslarim boyle birseyin olmadigini soyluyor. Bir de ben deneyeyim.

Cuma aksami basladik kutlamaya. 20 yasimdan baslayarak her sene icin bir tane icme planiyla evden ciktim, sonra bu yaslarin birkacini birlestirdik kafam tuvalette sonlanmasin diye. Helen ve Morty diye kucuk bir bara gittik. Tel Aviv'in gece 11 gibi iyice cicek acan kisimlarindan birinde, sehrin kuzeyinde  Ben Yehuda ve Jabotinsky sokaklarinin kosesinde; 20 yasima Purple Haze adli ne oldugu hakkinda hicbir fikrim olmadigi, fazlasiyla tatli olsa da sebebinden dolayi keyif aldigim bir tur kokteyl icerek actim. 20'lilere artik "dasvidanya" diyecektim yani. Nir'le New York'ta tanistigimizda da, 1 ay ertesinde Bodrum'da evlendigimizde de 20 yasimdaydim. Ardindan Israil'e tasinmam, bunun icin de bir tekila soyledik. 22-23-24 birlesti, Londra'daki seneler icin Martini ictim. 25 Bodrum'a donus ve ardindan Israil'de kibbutza tasinma, bunlari ancak yine tekila paklar dedik.

3'e dogru karin acikmaya baslayinca kendimizi sokaga attik. Tam karsimizda 7 gun 24 saat acik ancak yalnizca kahvalti servisi yapan "Benedict" agzina kadar doluydu, tabiki yer bulamadik. Baska biryere gittik, 26-27-28 de orada bir Martini goturdum. 29 ve 30 ile artik Pazar gunu, esas dogum gunumde ilgilenelim dedik.

Cok ama cok guzel bir aksamdi. Eve donerken taksi soforu cok tatli bir hatundu, ogrenci miymis neymis. Sabahin 4unde bizi eve getirdi.

Bunun oncesinde ben daha oglen "ay canim hic istemiyor cikmak"lara baslamistim. Is ariyorum, sIkIlIyorum falan ya, kendimi iyice cezalandirmaliyim psikolojisi mi bu, ne acayip birseydir. Ama iyi ki cikmisim, hem de evden cikmadan ilk olarak buyuk bir sakarlikla taaaa Avustralya'dan tasidigim bir kremi buyuk bir sakarlikla dusurup, kirip butun banyoyu da krem icinde birakmama ragmen. Ardindan cok sevdigim bir kolyenin daha 2 defa takmis olmama ragmen resmen elimde parcalanmasina ragmen. Son olarak da yine ozenerek aldigim, ilk defa giydigim bir giyim esyasini kendi ellerimle - ama bilincsizce tabi- yirtmisken. Bunlarin hepsi birbiri ardina olursa insan artik "yuh" demez mi ya?

Bu noktada artik ancak kahkalarla gulunebilinir. Yoksa durum vahim.

Dogum gunum kutlu olsun! Hayat guzel :)

Sevgiler...

Perşembe, Ocak 06, 2011

Nice to Meet You

Sadece 2 haftadir is aramama ragmen kafayi hafif oynatmaya basladigim, herkesin yatmaya gittigi saatte benim yeni kendime geldigim garip saatler bunlar. Simdi sabaha kadar televizyonla karisik bilgisayar basinda yari portfolyo duzenledigim, yari facebook'ta ne kadar luzumsuz oyun varsa oynadigim saatler... iTunes King Crimson'a gecerken aklimdaki kareyi anlatayim size:

Ankara gecesi. Annemle bir yerden donuyoruz ve yolda kaset cd satan bir dukkana denk geldigimizde annem arabayi durduruyor ve 5 dakikaligina dukkana giriyor. Cikarken elinde kucucuk bir plastik torba, hani su uzerinde kirmizi kurdela baskisi olanlardan, "King Crimson dinle de neden bahsetigimi anla" diyecek. Epitaph albumunu dinlemeye basliyoruz.  Annem araba kullanirken eslik ediyor sozlerini eksiksiz bildigi parcalara. Eve gelip arabayi park ettigimizde muzik daha devam ediyor, biz oyle dinliyoruz arabadan cikmadan sanki enstruman akord ediliyor havasina burunmus parcayi. Gidemiyoruz. Ben hayran olmus durumdayim zaten.

Arabadan ciktigimizda sessizlik, Ankara gecesi, kar yagmis, soguk yuzumuze carpiyor; beni bugun hala her durumda uyandirip kendime getiren soguk. Yine her seferinde Ankara cocugu oldugumu hatirlatan alistigim soguk.

"I Talk to the Wind"i dinleyip bunlari hatirliyorum.

Sevgiler...